Anasayfa » Dış Politika » ORTA DOĞU
ORTA DOĞU

ORTA DOĞU

Çağrı Erhan
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu; “Arap Baharı”nı değerlendirirken Soğuk Savaş artığı rejimlerin birbir yıkıldıklarını, Soğuk Savaşın Avrupa’da bittikten 20 yıl sonra Orta Doğuda da bitmek üzere olduğunu belirtti. Birçok ülkede tek adam rejimleri yıkılmıştır. Baas rejiminin de Suriye’de yılsonunu görmesi zor görünüyor. Ancak Davutoğlu’nun Soğuk Savaş benzetmesine ise üç noktadan takviye yapmalıyız.

Birincisi; Orta Doğu siyasi tablosu Soğuk Savaşın değil, 1.Dünya Savaşının bir sonucudur. Osmanlıya ait Arap topraklarının Avrupalılarca yağmalanması ve Avrupalıların isteklerine göre sınırları çizilen yeni devletlerin oluşumu 1920’lerin konusudur. Ayrıca İngiltere’nin “petrol kaynaklarını” kontrol etmek amacıyla yaptığı manevralar ve bölgede bir Yahudi devletinin temellerinin atılması da soğuk savaştan öncedir. Eğer Arap Baharı’nı Orta Doğuda Soğuk Savaşın bitmesi olarak tanımlarsanız; tek partili rejimlerinin dışındaki, anti-demokratik yönetimleri hangi kapsamda değerlendireceğiniz anlaşılamamaktadır. 1.Dünya Savaşının ortaya çıkarttığı Arap Monarşileri “Arap Baharı”nın kendilerine sıçramasını engellemeye çalışıyorlar. Bu ülkeler bir taraftan, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki muhalifleri desteklerken, kendi ülkelerinde ise insan hakları ve demokrasi konusunda adımlar atmıyorlar. Arap Baharı bütün Orta Doğu ülkelerine yayıldığında ve bölgenin tamamında demokratik kurumlar yerleştiğinde, Soğuk Savaş ve 1. Dünya Savaşının etkilerinin ortadan kalktığı söylenilebilir.

İkincisi; Soğuk Savaşın Doğu Avrupa’da kendi kendine bitmediği gerçeğini akılda tutarsak, Arap Baharı’na bu benzetmeyi yapmak güçtür. “Soğuk Savaş” ABD ve SSCB liderliğindeki iki blok arasındaydı, SSCB zayıflayıp çökme sürecine girmeseydi Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin birbiri ardına yıkılması imkansızdı. Eğer Avrupa Birliği ve NATO; çabuk hareket etmeseydi ve 1990’ların başında eski sosyalist ülkeleri kendine bağlayacak mekanizmaları geliştirmeselerdi bu ülkelerde kurulacak yeni rejimler iç çalkantılar yaşayacaktı. AB’nin elinden tuttuğu Doğu Avrupa ülkeleri yumuşak geçiş yaşarken, Yugoslavya iç savaş ve soykırım yaşadı. Orta Doğuda ise bu dönüşümü sağlayacak bir dış mekanizma yok. Türkiye’nin son dönemdeki değişimin kökeninde yer alan “Kopenhag Kriterleri” Orta Doğu için söz konusu değil.

Üçüncüsü; Bölge ülkelerinin küresel güç mücadelesinin dışında kalması söz konusu değildir. Soğuk Savaş SSCB’nin çökmesiyle bitti. Bugün ise ABD-Çin ve Rusya arasındaki 21.yy küresel güç mücadelesi hızlanmaktadır.
Orta Doğuda bu güç mücadelesinin sonucu olarak yeni gayri resmi bloklaşmalar ortaya çıkıyor. Orta Doğu’da bitti zannedilen Soğuk Savaş, silahlanmadan ittifaklaşmaya kadar birçok göstergeye göre yeni başlıyor.

“Arap Baharı” devam ediyor. Ama devrim yapan ülkelere bir türlü demokrasi gelmiyor. Şu Orta Doğu resmine bir bakınız:
LİBYA; Trablus ve Bingazi merkezli olarak; ikiye bölünmek üzere…
MISIR; Halk ile problemli bir Cumhurbaşkanı var, Ülke her an yeni gelişmelere gebe…
YEMEN; ne olacağı belli değil…
ÜRDÜN; Bahar’dan etkilenmemişti ama derinleşmekte olan ekonomik kriz sosyal patlamaları tetikleyebilir. Suriyeli yüz binlerce mülteci ülkenin ekonomisini sarsacak gibi, çıkacak bir ayaklanma Haşimi monarşisinin sonunu getirebilir.
SUUDİ ARABİSTAN; Bölgede Şiiler yeniden ayaklanmaya başladılar, Körfez Emirlikleri “ağabeyleri”nin sözünden çıkmayarak Baharı ufak sıyrıklarla atlattılar.
KATAR; Filistin, Libya, Irak gibi sorunlarda boyundan büyük işlere kalkışıyor. Bölgenin en büyük ABD üssüne sahip olan ülke, ABD’nin kendisine verdiği görevleri yerine getirmenin ötesine geçemiyor.
SURİYE; Kan gövdeyi götürüyor, Özgür Suriye Ordusu Şam ve Halep’te elde ettiği başarılara rağmen Baas rejimi direniyor. Ülkede iç savaş var ve Suriye hızlı bir bölünme süreci yaşıyor. Esad’ın boşalttığı alanları PYD dolduruyor ve Bağımsız Kürdistan’dan söz ediyor.  Türkiye gibi Irak Bölgesel Kürt yönetimi de olanlardan rahatsız. Barzani peşmergeleri Suriye kuzeyine göndererek bölgede nüfuz elde etmek istiyor.
Maliki bağımsızlığını ilan etme aşmasında olan Barzani’ye tahammül göstermiyor ve Irak orduları Bölgesel Kürt Yönetimi sınırına dayanmış durumda,
İRAN; Nükleer görüşmelere devam ederken, Nükleer çalışmalarını da sürdürüyor. İsrail’in İran’ı vurma planı ise her zaman gündemde… “Hürmüz Boğazı” ile ilgili gerilim Suudi Arabistan ile İran arasında devam ederken, Suudi Arabistan da İran’a karşı silahlanmayı sürdürüyor.

LÜBNAN;
 Hizbullah kendi meşruiyetinin sorgulanmasına sebep olacak şekilde Suriye’nin mevcut yönetimine destek verdi. Hizbullah Esad’ın gitmesiyle hem hamisini, hem de Lübnan siyasetinde güç kaybedecek ve İsrail bu durumdan mutlaka yararlanacaktır.
TÜRKİYE; 2003 de oluşan Orta Doğu stratejimiz tamamen çökmüş durumda, “Komşularla Sıfır Sorun” politikamızdan bahsedilemiyor. Türkiye; İran, Irak ve Suriye ile sorunlu İsrail ile ilişkiler var ile yok arasında, Bu durum ekonomik ilişkileri de vurdu. İş adamları bu çalkantıdan en çok etkilenen kesimler arasında bulunuyor. Türkiye yıllardır kendi Kürt sorununu çözememişken, Irak’ın kuzeyinde nerdeyse bağımsız bir Kürdistan’ı engelleyememişken, Suriye’nin parçalanması ihtimaliyle ortaya çıkacak PKK denetiminde bağımsız bir Kürt bölgesi sorunu ile de karşı karşıya…

Orta Doğu’da Sünni-Şii temelli bir çatışma olabileceğini söyleyenler mücadelenin mezhepler arasında değil, iktidar odakları arasında olduğu gerçeğini atlıyorlar. Fas’tan Afganistan’a, Karadeniz’den Hint Okyanusuna kadar olan bölgede hiç kimse tek başına bir düzen kuramamıştır. Bu bölgede yaşayan herkese; kendi doğrularını empoze etmeye girişenler, bölge dinamiklerini başka ilkelere göre şekillendirmeye çalışanların muhalefetiyle karşılaşmışlardır.

Orta Doğu dinsel ve etnik bölünmüşlüğün en yoğun olduğu bölgedir. Müslüman yoğunluğunun yüksek olmasına rağmen Orta Doğu’nun her yerinde Müslümanlık aynı şekilde yaşanmaz. Bu bölünmüşlük bugünün meselesi değildir. Hicri 1.asırda gerçekleşen Sünni-Şii-Harici bölünmüşlüğü, bütün Orta-Doğu’yu kapsayan bir İslam birliği kurulmasına engel olmuştur. Gruplar birbirlerine kısa süreli üstünlükler sağlamış olsalar da; baskı – başkaldırı ve zulüm bugün olduğu gibi dünün de meselesidir.

Bölgedeki tarihsel şiddet ve zulüm düzeni aslında İslam’ın özünden kaynaklanmaz. Hz.Muhammed döneminde Medine’de Müslüman ve Yahudilerin Medine Vesikası atmosferinde bir arada yaşadığı bilinmektedir. Müslüman ve Yahudi’lerin özlerini ve kimliklerini koruyarak yaşamaları “Medine Vesikası” formülüne dayanmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar arasında tarih boyu çatışmalar yaşandığı bir gerçektir. 4 halifenin 3’ü, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin başka Müslümanlarca şehit edilmiştir. Evrensel bir din olan İslam’ı, kabileciliğin dar çerçevesine mahkum kılmaya çalışan ve Arap olmayanlara her türlü muameleyi reva gören Emeviler, İslam coğrafyasında kırılmalara neden olmuştur. Müslüman devletler birbirleriyle tarih boyunca savaşmışlar hatta birbirleriyle savaşırken Hristiyanlarla ittifak yapmaktan hiç çekinmemişlerdir. İstanbul’a işgal için ordusuyla hareket eden Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa da, 1.Dünya Savaşında “Cihat-ı Ekber” ilan edilmesine rağmen İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin de Müslüman’dı. Osmanlı askerleri Medine ve Mekke’yi korurken Hüseyin’in oğulları Lawrence ile Osmanlıyı yıkmanın planlarını yapıyorlardı. Daha sonra Şerif Hüseyin’i Mekke’den çıkaran Vahhabi Suudlar da Müslümandı. Vahhabiler bir asır evvel Osmanlıya karşı isyan etmişler. bu isyan da; kendisi de daha sonra asi olacak Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından bastırılmıştı. 20.yy’ın sonu da, Orta Doğu’da Müslümanların birbiriyle savaşlarına sahne olmuştur; 1 milyon kişinin öldüğü İran-Irak savaşı, Saddam’ın Kürtlere karşı giriştiği katliam, Hafız Esad’ın Hama ve Humusta gerçekleştirdi katliam birer zulüm örneğidir.

2003’de Bush’un saldırdığı Irak’ta taşlar bir daha yerine oturmadı. Irak halkı Arap, Kürt, Türkmen olarak bölünürken, Araplar da Şii ve Sünni olarak bölündüler. Amerikalıların Irakta öldürdüğü Müslüman’dan daha fazlası, Iraklı gruplar tarafından öldürüldü. Her gün Suriye’de Müslüman kanı dökülüyor Esad’ın en büyük destekçisi ise İran İslam Devleti… Unutulmalıdır ki Orta Doğu’daki çatışmalar mezhepler arasında değil, iktidar odakları arasında gerçekleşmektedir. Nasıl ki Hicri 1.yy da gerçekleşen bölünme İtikadi değil, Siyasi merkezli ise; Sünni Memluklar ile Sünni Osmanlı arasındaki mücadele de, Şii Safevi hükümdarı Şah İsmail ile Sünni Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim arsındaki mücadele de tamamen siyasi amaçlıdır. İşte bugün gerçekleşen çatışmalar da tamamen bölgeyi yönetmek ve kontrol altında tutma amaçlıdır.

Bölgeyi yönetme amacına ulaşmak isteyen aktörler, bölge dışındaki Müslüman olmayan aktörlerle işbirliği yapmaktan asla çekinmemişlerdir. “İslam Kardeşliği” bölgedeki herkesin rahatça nutuk attığı ama çıkarlarıyla çatışınca kimsenin umursamadığı bir temenni olarak kalmıştır. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı en çok bu bölge aktörlerince benimsenmektedir. Kaygan bir zeminden, ani manevraların yapıldığı zor bir parkurdan söz ediyoruz. Müslümanın, bir Müslümana dost, bir diğerine düşman olduğu bu bölgede, çıkarları uğruna Müslümanlar arasında mezhep ayrımını körükleyenler bölge halkının huzuru için mücadele etmiyorlar. Suriye-Irak-İran hattında ortaya çıkan işbirliğini salt mezhep temelli bir dayanışma olarak yorumlayanlar, Sünnilerin ve Şiilerin birbirlerini daha fazla ötekileştirmesi amacına, bilerek ya da bilmeyerek alet oluyorlar.